|
Şimdi bir iskelet, taşıyıcı bir
omurga kurmamız lazım bu belgesele Süha Hoca... 62 yıla sığan,
serüven dolu, duygu, bilgi ve bilinç dolu bir yaşama, senin öğrettiğin
ölçüler içinde bir biçim bulmamız lazım... Ama kolay bir uğraş
değil bu. Konu, “sen” olunca, her şey, öncelikle
yaratmış olduğun dostluk ve arkadaşlıklar çerçevesinde, olduğundan
daha kolay gözüküyor belki; ama, öğrettiklerini, otuz yılda
algılamaya ve uygulamaya çalışmış bir öğrencin için bile
inan, her şey, olduğundan daha zor. Bu, öncelikle ve senin de
rahatlıkla kabul edebileceğin bir biçimde, “duygusal”
bir “karmaşa” yaratıyor insanda. Önce “yokluğunu”,
“aramızdan ayrılışını” kabul edemiyoruz. Böylesine
tosladığımız bir “ölüm”ü kabul etmektense, onu
duygusal sığınaklara itip, seni bir kez daha göremeyeceğimiz
uzun ve sonsuz bir yolculuk içinde düşünmek daha kolay görünüyor.
Ama aşıladığın bilimsel düşünce tarzı, anlatım yöntemleri,
sinemaya olduğu gibi, yaşama dair “gerçeklik” ve “doğruluk”
inancı; bize kızma ama, elimizi kolumuzu bağlıyor... Sen “öldün”
hocam... Omurga bu!
Kırktan fazla seçenek bıraktın
bize, seni anlayabilmemiz ve seni değerlendirebilmemiz için. Kırktan
fazla belgesel... Bunlardan bir bölümünü, omuz omuza paylaştık.
Kendini bir “Anadolu insanı” olarak ortaya koyduğun bu
uğraş, aslında tümüyle “sen”din. Hep “sen”
oldun... “Paylaştın” ve şimdi aralarına karıştığın
eşsiz bir kültür mirasını anlatmak uğruna, kolayca yaşanabilecek
bir yaşamı, son derece anlamlı bir “feda”ya dönüştürdün.
Seni anlıyorum hocam... Şimdi daha çok anlıyorum, ardından baktıkça...
Seni, geride bıraktığın bazı isimler, bir kısım öğrencilerin
ve çocukların “anlama güçlükleri” yaşasa bile,
ukalalık kabul etme hocam, ben seni tanıyorum...
“Aydın”, “aydınlık”
bir insandın her şeyden önce. Duygu yüklü “duygusal”,
bilim yüklü “bilimsel doğrulardan yana” bir insandın.
Geride bıraktığın “40’tan fazla seçenek”, 40’dan
fazla belgesel film bunun net kanıtlarıdır... Ben seni tanıyorum
hocam... Hakkari yaylalarının buzlu soğuk sularını paylaştık
seninle; Safranbolu’nun kırılmak üzere yosun tutmuş
kiremitlerini ve kaderini, her tuttuğu altın olacak diye bilinen
Frigya Kralı Midas’ın ölüme binlerce senenin ardından
direnen “düşsel gerçekliğini”, Urartu’nun Van Gölü’nde
kanlı kılıçlar yıkanarak kutsanan kaderini, “Tahtacı
Fatma”nın doğaya ve toplumsal gerçeklere direnen yaşamını,
paylaştık... Likya kadınlarının, doğaya direnen mitolojik
cesaretini... Sonrasında, bize gösterdiğin her şeyi...
Şimdi sen “öldün”
hocam. Klasik yaklaşımla, “gönlümüzde” elbette yaşamaya
devam edeceksin... Ama daha önemlisi, ele aldığımız “omurgayı”
kemikleyip etlendirdiğin, senden ve bizden daha uzun ömürlü
olmasını dilediğimiz bir yapı ve düşünce içinde, önerdiğin
40’dan fazla seçeneğin; belgesel sinemaya ülkemizde ortaya
konan ilgisizliğinin “anlayışsız duvarları”na
vurmaya devam etmesi...
Bu elbette bireysel bir yaklaşım
oldu. Çünkü, Suha Hocam, senin özelinde bireysel duygu ve
üzüntülere kapılmamak elde değildi. Aynı duygu ve düşünceleri,
başta senin ilk can yoldaşların olmak üzere, tüm öğrenci ve
meslektaşlarının paylaştığını biliyorum. Senin engin “Anadolu
ruhu” aşıladığın tüm gönüllere ve bilince, önümüzde
“eşsiz bir örnek” var diyorum. 40, 40-bin, 40 milyon ve
defalarca fazlası örnek, yolumuzu aydınlatsın ve hep, sınıfında
öğrencilerinin karşısında ol...
Sen’i çok seviyoruz...
Öğrencilerinin hepsi şimdi bir
“biz” ve bir “O”. Onu çok seviyoruz...
Yalçın Yelence
2 Şubat 2004
|