|
İlhan Arakon’la ilk tanışmamız, 1970’li yıllara
kadar uzanır. Ama o sıralarda ben “Ankaralı” olduğum için,
ilişkimiz, benim İstanbul’a yaptığım bazı mesleki ziyaretlerin
süresiyle sınırlı olurdu.
1983 yılında Ankara Üniversitesi Basın Yayın
Yüksek Okulu’ndan ayrılıp İstanbul’a geldikten birkaç yıl sonra,
Mimar Sinan Üniversitesi’nden gelen teklifi kabul ederek, bu kurumda
öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladım. Bu görevim sırasında
Sayın Arakon’u daha yakından tanımak fırsatını elde ettim.
Özellikle, öğrenci bitirme projeleri için bütün “Atelye”
sahibi hocaların bir araya gelip “jüri” olarak değerlendirme
yaptığı oturumlarda, içerik-öz-biçim ve teknik özellikler
açılarından, İlhan Arakon’un yaptığı objektif değerlendirmeler,
O’nun bilgisine, birikimine ve sanatçı kimliğine karşı duyduğum
saygıyı perçinlemiş, kendi atelyesinde emek verdiği öğrencilerini
bile acımasızca, yansız bir biçimde eleştirmesi, O’na olan
hayranlığımı pekiştirmişti.
İstanbul’a yerleştikten sonra
gerçekleştirdiğim hemen hemen tüm belgesel projelerde, İlhan Arakon,
değişmez görüntü yönetmeni’m olmuştur.
O’nunla film çekmek, bana büyük bir huzur ve
güven duygusu verir. Çünkü, İlhan Arakon, işini seven,
sürekli okuyup araştıran, engin bilgi ve deneyimiyle sorunlara hemen
çözüm bulan, gerçek bir “sinema adamı” dır.
O’nunla çalışırken, “üretim içinde eğitim”
in devam ettiğini görürsünüz.
Sete ilk o gelir. Yönetmen sete geldiğinde
ise ayağa kalkarak, “yönetmenlik kurumu”na olan saygısını
belirtir. Ekipte görev alan gençler, bu “yaşlı delikanlı”dan
salt ışığı, kamera açılarını, vb. değil; aynı zamanda, eskilerin “adab-ı
muaşeret” dedikleri, saygı kurallarını da öğrenirler.
Eski yazıya ve Osmanlıcaya olan hakimiyeti
sayesinde, eski kitabeleri, elyazması kaynakları da rahatça
okuyarak, çekim mekanında yönetmenin değerlendirmelerine büyük
katkıda bulunur.
“Pozometre” denen ışıkölçeri Türk
Sineması’nda ilk kullanan O’dur.
İlk renkli filmi çeken de O’dur.(Salgın)
O,yalnız görüntü yönetmeni değil; aynı zamanda
yönetmendir de. Bildiğim kadarıyla, Türkiye’deki ilk belgesel
filmlerden bazılarına (belge film değil!) imza atan yönetmenlerden
biri de O’dur.
Bir zamanlar tam teşekküllü bir film
laboratuvarı çalıştırdığı ve uzun yıllardır Sinema-TV Merkezi’nde
görev yaptığı için, O, yalnız kamera ve ışığa ilişkin standartları
değil; örneğin, ses kaydıyla ilgili standartları da çok iyi bilir ve
uygular.
Eski Evler, Eski Ustalar dizisinden “Batı
Karadeniz: Ağacın Türküsü” nü çekerken, Amasya’da tesadüfen
karşımıza çıkan ve Yeşilırmak kıyısında bize nefis bir konser veren
Türk Musikisi Grubu’nun ses kaydını, elimizdeki tek mikrofonla, bu
denli başarılı, ancak İlhan Arakon yapabilirdi.
Ders verme ya da film çekimi dışında, çoğu
zaman, O’nu, mesleki kitapları okurken; yahut, küçük bir torna
tezgahında, bir kameraya, bir ışık kaynağına ya da developman
makinasına parça yaparken görürsünüz.
2000 yılının ilk günlerinde, yeni başladığım
bir belgeselde, görüntü yönetmenim yine O’ydu. Kamera açılarını
saptarken, ışığı yaparken baktım; 1980’lerdeki İlhan Arakon,
yine aynı heyecan ve ciddiyetle çalışıyordu. Oysa, kendisi, 84
yaşında olduğunu söylüyordu. 2000 yılının bu ilk çalışmasının ilk
gününde, aklıma yine, Mimar Sinan ve İlhan Arakon
benzerliği geldi. 1986 yılında çekmeye başladığım “Dünya
Durdukça Mimar Sinan” belgesel dizisinin 1988 yılına;
Mimar Sinan’ın ölümünün 400.yıldönümüne yetiştirilmesi gerekiyordu.
Birçokları, bu dizinin iki yılda bitirilebileceğine ihtimal
vermiyorlardı. Çünkü, Mimar Sinan iki kıtada savaşlara katılmış; üç
kıtada da silinmez izler bırakmıştı.
Ama, ben, “Dünya Durdukça”yı
yetiştireceğimden emindim. Herşeyden önce, görüntü yönetmenim
İlhan Arakon’du ve mimari kökenli bir görüntü yönetmeni olduğu
için, O’nun mevcudiyeti işimi büyük ölçüde kolaylaştırıyordu. O
zamanlar yaşı henüz 70 idi; ama, her zaman olduğu gibi, bu projede
de, sanki otuzundaymış gibi sekiyordu! Sanki “yaş yetmiş, iş
bitmiş değil; yaş yetmiş iş yeni başlamış!” tı.
Edirne’de Selimiye’nin kubbesi altında O,
ışıkçılara talimat verirken, su şırıltılarının yankılandığı bu eşsiz
mekanda, ben, İlhan Arakon’un şahsında, Mimar Sinan’ı
görür gibi olmuştum. Çünkü O da, “ustalık eseri” olarak
bilinen Selimiye Camii’nin inşaatına başlandığında 80 yaşına
yaklaşmıştı. Dev kubbenin altında, oradan oraya koşan, yanından hiç
ayırmadığı ışıkölçeri ile sürekli ölçüm yapan bu “yaşlı delikanlı”
sanki Mimar Sinan’dı! Sanki, Mimar Sinan, 400 küsur
yıl sonra, Selimiye Camii’ne geri dönmüştü! 400 yıl önce elinde bir
“zira” vardı; 400 yıl sonra ise bir “pozometre”!
Bence, O, Türk Sineması’nın Sinan’ıdır.
Ve, inanıyorum ki, yüz yaşına kadar üreten
Mimar Sinan gibi, O da, en az yüz yaşına kadar üretmeye devam
edecektir.
Ve Suha Arın, kendisiyle çalışmayı ve
İlhan ARAKON adıyla onur duymayı, ömrümün sonuna kadar
sürdürecektir.
Suha ARIN
31 Ocak 2000, Gayrettepe,
İSTANBUL
|